Yansıtıcı Farkındalık Alanı
- Can Aygen
- 6 Şub
- 3 dakikada okunur
Anlamaya çalıştığımız şey çoğu zaman “ne yaptı?” değil, “bunu yaparak bende ne yaratmak istiyor?” sorusudur. Çünkü davranış, tek başına bir hareket değil; karşısındakinin iç dünyasında bir yankı uyandırma girişimidir. Bu yüzden “nasıl hissetmemi istiyor?” sorusu, yüzeyde basit gibi görünse de, insan ilişkilerinin gerçek dinamiklerine dair güçlü ipuçları taşır. Bu soru sorulmadığında, davranışlar rastlantı sanılır; sorulduğunda ise bir düzen, bir niyet ve bazen de bir kaçış biçimi görünür hale gelir.
Modern dünyada bu görünürlükle uğraşmak yerine daha kolay bir yol seçiyoruz: etiketlemek. Etiket, düşünmenin zahmetinden kurtaran küçük bir kelimedir. Karmaşık olanı sadeleştirir, belirsizliği susturur, rahatsız edici soruları rafa kaldırır. Siyasi alanda eşitlikten söz eden biri “solcu”, ülkesini sevdiğini söyleyen biri “yalaka”, geleceğe dair temkinli bir umut dile getiren biri “yobaz” oluverir. Aynı refleks, insan ruhuna da aynı hoyratlıkla uygulanır. Şüphe duyan biri “şizofren”, kendini önceleyen biri “egoist”, normların dışında düşünen biri “ruh hastası”, kötü bir gün geçiren biri “depresif” ilan edilir. Bu kelimeler, bir teşhis olmaktan çok, merakın yerine geçen kapanış cümleleridir.
Üstelik bu etiketleri yalnızca başkalarına değil, kendimize de yapıştırırız. Tek bir belirtiyle, uzun zaman, dikkat, bilgi ve emek gerektiren bir içsel sürecin yükünden kurtulmak isteriz. Beynin boşluk doldurmaya olan yatkınlığı burada devreye girer; belirsizlik rahatsız edicidir, hız ise güven verici. Oysa hız, çoğu zaman gerçeğin değil, kaçışın dostudur. Etiketlediğimiz anda anlamayı bırakırız. Anlamayı bıraktığımızda ise ilişki kurmayı da bırakmış oluruz.
Davranışları anlamanın neden önemli olduğu sorusu, teorik bir çerçevede sorulduğunda anlamsız görünebilir. Psikolog, psikiyatr ya da akademisyen değilsen, bu uğraş gereksiz gibi durur. Ama mesele teori değil, hayattır. Davranışları anlamanın gerçek önemi, hayatımızda değer verdiğimiz insanların bize ve başkalarına nasıl davrandığını fark edebilme becerisinde yatar. Çünkü bu davranışlar, sadece anlık ruh hallerini değil, karakterin sürekliliğini ele verir.
Bu noktada bazı kısa yollar, bazı ayırt edici işaretler vardır. Her güvenilmez insan narsist değildir; ama bir narsist neredeyse her zaman güvenilmezdir. Çünkü bağ kurma becerisi olmayan, empati geliştirememiş bir yapıda güven, sürdürülebilir bir değer değildir. Böyle biri için ilişkiler, geçici duraklardır. Hayatında her an daha iyi olduğunu düşündüğü bir seçenek belirdiğinde gidebilir. O seçenek beklediği kadar parlak değilse, geri de dönebilir. Bu gelgitler bir çelişki değil, tutarlı bir benmerkezcilik örüntüsüdür. Burada mesele “önce kendini düşünmek” değil, “sadece kendini düşünmek”tir.
Bazı insanlar için duygusal yakınlık, dayanılması zor bir taleptir. Çünkü yakınlık, her gün doğruyu söylemeyi, verilen sözlerin arkasında durmayı, karşı tarafta açılan alanın sorumluluğunu taşımayı gerektirir. Yakınlaştıkça sınırlar esner; sınırlar esnedikçe karakter, tüm çıplaklığıyla görünür hale gelir. Bu görünürlükten kaçan birinin iç dünyasında, kapısı kilitli pek çok karanlık oda vardır. Bu odalara bir fenerle girilmesini istemezler. Çünkü o karanlıkla yüzleşmek, değişimi zorunlu kılar; değişim ise acılıdır.
Beyin için değişim, çoğu zaman bir tehdit olarak algılanır. Konfor alanından çıkıldığı anda korku, endişe ve isteksizlik devreye sokulur. Bu yüzden insanlar bildikleri acıyı, bilmedikleri iyiliğe tercih edebilir. Burada önemli bir yanılgı da şudur: her zaman hisler eylemi başlatmaz. Bazen eylem, hisleri doğurur. Yani kaçınma davranışı, zamanla korkuyu; mesafe koyma, zamanla duyarsızlığı; yüzleşmemek ise zamanla yabancılaşmayı üretir.
Birinin davranışlarını anlamanın en etkili yollarından biri, onu tepkisel düzlemden çıkarıp yansıtıcı bir farkındalık alanına taşımaktır. Tıpkı bir ayna gibi. Çünkü davranışlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir duygu yaratma amacı taşır. İnsanlar sadece bir şey yapmak için yapmaz; karşısındakinde bir his uyandırmak ister. Suçluluk, yetersizlik, kaygı, umut, bağlılık ya da korku… Davranış, bu duyguların taşıyıcısıdır. “Karşımdaki böyle davranarak bende ne yaratmak istiyor?” sorusu sorulduğunda, kişi artık savunmada değil, gözlemde durur. Bu duruş, ilişkiyi kurtarmayabilir ama gerçeği açığa çıkarır, ve bazen en acı gerçek şudur: bazı davranışlar seni sevmek için değil, seni kontrol etmek, belirsizlikte tutmak ya da kendi iç karanlığını sana taşıtmak için vardır. Bunu görmek, etiketlemekten çok daha zordur. Ama aynı zamanda çok daha özgürleştiricidir. Çünkü anladığın anda, artık kendini suçlamaktan vazgeçersin. Anladığın anda, hissettirilmek istenen duygunun sana ait olmadığını fark edersin. Ve belki de ilk kez, başkasının davranışları üzerinden değil, kendi farkındalığın üzerinden hareket etmeye başlarsın.



Yorumlar