Uyku Düzeni
Uzun zamandır çok kısa gece uykuları ve bulanık bir zihinle ayaktayım. Bu durum artık alışılabilir bir hal aldı. Ailemden aldığım bir miras olarak düşünüyorum bunu. Zaten az uyuyan biri olarak, uyku süresinin daha da kısalmış olmasının dışında , bütün gece sigara içip bir şeyler okuyup yazmakla geçiyor. Uykuya geçişi kolaylaştırmak için bir şeyler okumanın tek anlamı gözleri yorarak kapanmalarını sağlamak sanırım. Çünkü okumak, anlamak, düşünmek ve bunları analiz ederek eski bildiklerinle karşılaştırmak başlı başına uyku kaçıran zihinsel bir durum oluşturuyor bende.
Geçenlerde şöyle bir soru ile karşılaştım; “Şu an ölmüş olsan ve hayatını baştan sona izlesen hangi kısmı seni duygulandırır ve ağlamana sebep olurdu?” Bu soru gece uyku kaçırmak için epey işe yaradı açıkçası.
Tam olarak anlamakta zorlandığım İspanyolca bir kitap alıntısını saklıyordum ve bir gece bunu çevirmeye karar verdim. Özetle şöyle diyordu bu alıntı; Sahte sevgiler iyi hissettirir. Kavga yok, uzun açıklamalar yok, güç harcamak yok… Gerçek sevgi küçük şeyler için kavga etmektir. Geceleri derin düşüncelere dalmaktır. Gönderilmemiş telefon mesajları ve sayısız engelleme ve engeli kaldırmaktır. Defalarca artık bu son demektir. Bu çeviriyi okuduktan sonra ne kadar da gereksiz bir merakla uzun süre bu alıntıyı sakladığıma pişman oldum. Böyle şeyler arasam zaten reels izlerdim.
Belki de okumak ve yazmak uykumu kaçırıyor diye düşünerek, bir gece okumamaya ve yazmamaya karar verdim. Telefonumda yer alan ve uzun süredir iletişim kurmadığım kişileri silme fikri geldi aklıma. Bunu yaparak kendimi, faydalı bir şey yapmış olacağıma inandırmıştım. Daha B harfine gelmeden sıkıldım. Çünkü iğrenç bir rehber anlayışım olduğunu fark ettim. Mesela A harfindeki kayıtlara bakıyorum. Ahmet Usta, Ahmet Gemici, Ahmet Abi, Ahmet Kaptan, Ahmet Amcam… Ahmetler soyadı kanunundan muaf tutulmuş gibi ve tanıdığım tüm Ahmetleri hayal ettiğimde ne iş yaptıklarını hatırlamakta epey zorlandım. Sonra aklıma resimleri silmek geldi. En azından hafızada yer açılır diye düşündüm. O açılan yere dolduracak hiçbir şeyde yok aslında ama olsun. Çektiğim resimlerden bazılarını silemedim ama hiçbir zaman da dönüp bakmamış olduğumu fark ettim. Resim silmenin en zor kısmı ekran görüntülerini silmekti. Birçoğunu neden çekmiş olduğumu asla anlamadım. Sanki birileri telefonuma yüklemiş ve ben ilk kez görüyorum. Ama onları çekerken hangi psikoloji içerisinde bulunmuş olduğumu anlıyorum. Arabesk dönemler, Dil çalıştığım dönemler, Film isimleri ve birçok aforizmalar ile dolu bir SS klasörü. Aforizma koleksiyonumun ne kadar da zengin olduğunu fark ettim.
Özellikle Yunan filozoflarına bambaşka bir hayranlık seviyem var. İnsanlığın “mal mal yaşıyoruz bari tarih denen bir şey olsun, bu da milat olsun hadi bu birinci yılımız demesinin üstünden daha 300-400 yıl geçmiş ve Sokrates şunu söylemiş mesela; “İnsanların çoğu gerçeği aramaz, sadece inandıklarını savunacak gerekçeler toplar. Bu yüzden tartışmalar bilgelik değil, inat üretir.” Ya da Seneca’nın bir sözü; “Her insan kendini eğitmek zorundadır, çünkü en büyük düşman; kontrolsüz bir zihin, eğitilmemiş bir karakter ve alışkanlıklarının kölesi olmuş bir ruhtur.” Halbuki o dönem coğrafyasının neresinde yaşadığın fark etmeksizin 200 kelime haznesine sahip biri olmak, hayatı sürdürmek için gayet yeterli gelir.
Edebiyat olarak biriktirdiği görüntülere baktığımda, hangi akımı sevdiğime karar verememiş bir edebi zevkim olduğu ortaya çıktı. Edip Cansever’ın “ Sana fazla olduğumu, dengin olan insanlarla karşılaştığında anlarsın” sözünün yanına Che Guevara’nın “Ne kazandığını bilmiyorum ama umarım beni kaybettiğine değmiştir” sözü yazıyor. Ne kadar da birbirine yakın sözler diye düşünürken bir sonraki SS Neyzen Tevfik’in “Seni tanıdığım gecenin şafağını s.keyim” diye devam ediyor. Bu klasörden de çok büyük bir hafıza verimi alamayınca bir sonraki klasöre geçiyorum. Gezilecek yerler.
En tutarlı ve en gerekli görseller sanırım bu klasörde. Ne bir fazla ne bir eksik. Özellikle bazı yerleri defalarca ve o kadar çok araştırmışım ki şu an orda olsam yolumu izimi bulmak bir yana, nerede ne yenir ya da hangi taksi uygulamaları mevcut bir an bile ikilemeden bulurum. Doğal güzelliklerle ilgili o kadar çok kanyon, nehir, dağ resmi var ki, o ülkenin, lokal bir lisesinin herhangi bir coğrafya sınavını geçmemi bile sağlayabilir.
Diğer bir klasörümüz yemek. Gece vakti mutfağa gitmek istemediğim için bu klasörü atlıyorum. Sonraki klasör Anılar klasörü. Buraya hiç girmiyorum. Belki telefon patlar ya da suya düşer belki de bir gün bir yer de kaybederim de, uğraşmak zorunda kalmam umuduyla, hemen bir sigara yakıp, TV açmaya karar veriyorum. Ve sabaha karşı beni en çok mutlu eden program karşıma çıkıyor “How it’s made”. Anlıyorum ki uykusuzluğumun çözümü; okumak yazmak dışında, başka bir şeylerle ilgilenmekte değilmiş. Uykusuz gecelere artı bir daha yazıp işe gidiyorum.



Yorumlar