Toksik Sınır
- Can Aygen
- 10 Mar
- 3 dakikada okunur
Bir ilişki uzmanının söylediği iki cümle zihnimin bir köşesine çivilenmiş gibi kaldı: İnsan, hayatına alacağı kişiler konusunda çoğu zaman iki yoldan birini seçer. Ya aşkı yaşar ya da hayatı yaşar. İlk okuduğumda içimden hemen itiraz yükseldi. İnsan neden ikisini aynı anda yaşayamasın ki? Neden birini seçmek zorunda olsun? Birinin olduğu yerde diğerinin eksilmesi fikri kulağa neredeyse haksızlık gibi geliyor. Çünkü insan kalbi, mantığın koyduğu sınırları çoğu zaman tanımayan bir organ gibi çalışır; hem huzuru ister hem de ateşi.
Ama satırlar ilerledikçe insanın içindeki o romantik itiraz biraz sessizleşmeye başlıyor. Çünkü aşk dediğimiz şey çoğu zaman düzenli bir hayatın içine yerleşmek için yaratılmış bir duygu değil. Aşk daha çok bir patlama gibi; kontrollü bir ateş değil, ormanı tutuşturabilecek bir kıvılcım gibi. Onun doğasında taşkınlık var. Tutku var. Birini gördüğünde kalp ritmini değiştiren o elektrik var. Ama o elektriğin yanında kıskançlık da var, kırılganlık da var, yanlış anlaşılmalar da var. Aşk çoğu zaman iki insanın birbirini iyileştirdiği kadar yaraladığı bir alan da yaratıyor.
Bu yüzden aşkın olduğu ilişkilerde zaman zaman çok tuhaf döngüler yaşanır. Bir gün birbirine sarılıp dünyayı unutursun, ertesi gün bir cümle yüzünden günlerce konuşmazsın. Bir gün onunla yürüdüğün sokak dünyanın en güzel yeri gibi gelir, başka bir gün aynı sokak ağır bir hatıra gibi üstüne çöker. İnsan bazen bir mesaj beklerken saatlerce telefonuna bakar, bazen de bir öfke anında karşısındakini engeller. Sonra birkaç gün sonra o engeli kaldırır. Bu bir tür gelgit halidir. Bir ayrıl bir barış döngüsü. Dışarıdan bakan biri için yorucu, hatta toksik görünebilir. Ama o döngünün içindeki insanlar bazen o duygunun yoğunluğunu damarlarında hisseder. Ve o yoğunluk, garip bir şekilde, acıyı bile anlamlı kılar. Burada toksik sınır çok incedir.
Aşkın paradoksu tam burada başlar. İnsan en huzursuz olduğu ilişkide bile kendini en canlı hissedebilir. Çünkü aşk insanın içindeki bütün duyguları maksimum seviyeye çıkarır. Mutluluk daha parlak olur, üzüntü daha derin olur, özlem daha yakıcı olur. Bir mesaj geldiğinde kalbin hızlanır, gelmediğinde içini bir boşluk kaplar. Bir bakışı gününü kurtarabilir, bir suskunluğu gününü mahvedebilir.
Diğer seçenek ise çok daha sakin bir nehir gibi akıyor. Orada aşkın fırtınaları yoktur ama düzen vardır. İnsan hayatına alacağı kişiyi seçerken daha bilinçli davranır. Ortak değerler, benzer hedefler, uyumlu karakterler… Bir bakıma iki insan birbirini keşfetmekten çok birbirine uygun olup olmadığını ölçer. Sanki bir oyunda karakter oluşturur gibi: kişilik özellikleri, yaşam tarzı, gelecek planları. Ya da bir futbol takımının eksik bölgesine uygun oyuncuyu transfer etmesi gibi. Teknik olarak doğru hamle yapılır. Sistem çalışır.
Bu tarz ilişkilerde genelde büyük patlamalar olmaz. Ama büyük yıkımlar da olmaz. İnsan kendini daha güvende hisseder. Kavga varsa bile daha kısa sürer. Ayrılık tehditleri havada uçuşmaz. İnsan gece yatağa yattığında kalbinin hızlanmasından çok zihninin sakinliğini hisseder. Birlikte hayat kurmak daha kolaydır. Plan yapmak kolaydır. Çünkü iki insanın ritmi birbirine yakındır.
Ama işte tam burada insanın zihninde ince bir soru dolaşmaya başlar. Kolay olan her zaman daha anlamlı mıdır? Yoksa anlam dediğimiz şey biraz da zorluktan mı doğar?
Çünkü insan bazen o akıcı hayatın içinde tuhaf bir eksiklik hissedebilir. Her şey doğru olabilir ama içindeki bir parça “fazla düzenli” diye fısıldayabilir. Sanki hayat güvenli ama biraz da ortalama bir seviyede akıyormuş gibi. Tıpkı sakin bir denizde ilerleyen bir tekne gibi; batma ihtimali azdır ama fırtınanın verdiği o vahşi heyecan da yoktur.
Aşk ise bazen fırtınalı bir denizdir. İnsanı yorar, savurur, hatta bazen kırar. Ama o fırtınanın içinde insanın kendine dair öğrendiği şeyler de olur. Kıskançlıkla yüzleşir. Bağlanma korkusuyla yüzleşir. Kaybetme ihtimaliyle yüzleşir. Aşk insanın psikolojik gölgelerini ortaya çıkarır. Belki bu yüzden bazı insanlar aşkı sadece romantik bir duygu değil, bir tür içsel yolculuk gibi yaşar. Ama gerçek şu ki çoğu insan hayatının bir döneminde bu iki yol arasında kalır. Bir tarafta kalbinin hızlandığı kişi vardır; karmaşık, zor, yoğun. Diğer tarafta hayatının daha kolay akacağı biri vardır; uyumlu, sakin, güvenli. Ve insan bazen şunu fark eder: Kalp çoğu zaman ilkini seçmek ister, akıl ise ikincisini. Belki de mesele hangisinin doğru olduğu değildir. Belki mesele insanın o anda hayatından ne istediğidir.
Bazı insanlar ateşi seçer çünkü kendilerini canlı hissetmek isterler. Bazı insanlar huzuru seçer çünkü artık yorulmuşlardır. Ama insan kalbinin garip bir özelliği vardır: Bazen en huzurlu hayatın ortasında bile bir zamanlar kalbini hızlandıran o kaotik duyguyu hatırlayabilir. Ve bazen de en fırtınalı aşkın ortasında, sadece biraz sakinlik hayal edebilir. Belki de insanın içindeki gerçek çelişki tam burada başlar. Çünkü kalp bazen hem fırtınayı ister hem de limanı. Ve çoğu zaman bu ikisi aynı yerde bulunmaz.



Yorumlar