top of page

Sevdiğim Tablolar

  • Yazarın fotoğrafı: Can Aygen
    Can Aygen
  • 12 Şub
  • 3 dakikada okunur

1- Medusa'nın Salı (Théodore Géricault)



Bu tablo tam bir siyasal manifesto diye sınıflandırılabilir. Resim sanatlarından hoşlanıyor

olmam elbette bu işten anlıyor olduğum anlamına gelmiyor. Yine de, daha önce hiç görmemiş ve ne olduğunu bilmiyor dahi olsam, bir sanat galerisinde önünde en çok vakit geçirebileceğim eser bu olabilir. Sadece bir felaket sahnesi değil; umutsuzluk, sınıf ayrımı, devlet ihmali ve insanın hayatta kalma içgüdüsü üzerine güçlü bir kompozisyon. Gerçek hikayesi 1816 yılında Medusa firkateyninde geçmektedir. 20 yıldır hiç denize çıkmamış bir kaptan, siyasi bağlantılarını kullanarak bu gemide göreve başlamıştı. Harita bilgisi oldukça eksikti ve gemiyi Moritanya açıklarında karaya oturttu. Gemide yeterli filika yoktu ve tam 147 kişi vardı. Tecrübesiz kaptan geminin kerestelerinden hızlıca bir sal yapılmasını emretti. Bu sal 20 metreye 7 metre boyutlarında yapıldı. Planı; bu salı filikalara bağlayarak çekmekti. Çünkü salın ne yelkeni ne küreği ne de hareket edebilecek başka bir unsuru bulunmuyordu. Filikalar salı çekmeyi elbette başaramıyordu. Üstelik kumanya olarak bir miktar bayat bisküvi ve bir fıçı şarap alınmıştı. Bu yüzden filikalar 2 saat sonra halatları keserek saldakileri kaderine bırakarak kaçtılar. Salda ilk gece çıkan isyanda subaylar isyancıları kılıçtan geçirdi. 2. gün yaralananlar denize atıldı. 4. gün zayıf olanlar öldürülerek etleri yenmeye başlandı. Günlerce kendi dışkılar ve insan kalıntıları ile sıvanmış tahtaların üstünde hayatta kalmaya çalıştırlar. 13. gün Argus gemisi, salı bulduğunda 15 kişi kalmıştı ve bu 15 kişiden 5'i karaya ulaşmadan öldü. Bu eser Louvr müzesinde görülebilecek en iyi parçalardan biridir.


2- Köle Gemisi (William Turner)



Tabloyu yapan sanatçının ismi, karayip korsanları filminden tanıdık gelmiştir. Bu ismi filmde, ilk kez duyduğumda bana da bu tablodan dolayı tanıdık gelmişti. İngiliz köle gemisi Zong’un güvertesinde 132 insan vardı. Geminin kaptanı seyir hatası yapmış, içme suyu azalmıştı. Karar verilir: Kargo denize atılacak. Çünkü sigorta poliçesinin kapsamında mal (köleler) kaybolursa bedeli ödenir, fakat hastalıktan, açlıktan ya da susuzluktan ölürse ödenmez yazıyordu. Ayakları prangalı onlarca kadın, erkek, çocuk bir bir denize atılır. Atıldıkları deniz, köpekbalıkları ile ünlü Karayipler. Her biri, yavaş yavaş denizin dibine doğru batarken onlarca köpek balığı da denizi kan gölüne çeviriyordu. Bu tablo Boston sanat akademisinde görülebilir. Yanında bir de küçük bir şiir yazılıdır. Ha bu arada sigorta firması parayı ödememiştir ve sebebi mal statü sınırlarından kaynaklıdır. Cinayet değil.


Eller havaya, saldırın gabya çubuğuna ve bağlayın halatı;

Şark’taki batan güneşin öfkesi, bulutların keskin uçları

İlan edin tayfunun geldiğini.

Güvertelerinizi silip süpürmeden, denize atmadan önce

Ölüler ve ölmekte olanları, aldırmayın sakın onların zincirlerine.

Umut, umut, yanıltıcı umut! Nerede şimdi?


3- Öpücük (Edvard Munch)



Munch’un “Öpücük”ünde iki insan birbirine yaklaşır ama yüzleri kaybolur. Erime noktasında birleşen dudaklar, iki ayrı kimliği tek bir gölgeye dönüştürür. Ressam için aşk hiçbir zaman güvenli bir sığınak olmadı; kayıp ihtimali her yakınlığın içinde saklıydı. Ve bu yüzden figürler ışığa değil, karanlığa yaslanır; dış dünyaya sırtlarını dönerler. En yoğun temas anında bile huzur değil, silinme korkusu hissedilir.

Edvard Munch abimiz için aşk hiçbir zaman güvenli bir liman olmadı. Annesini ve kız kardeşini genç yaşta kaybetmiş ve çok travmaya sahip olduğundan dolayı, hafızasında sevgi, her zaman kayıp ihtimalini de taşır olarak kodlanmıştır. Bu yüzden onun tablolarında yakınlık, huzurdan çok bir tür kaygıyı çağırır. Bağlanma sorunları yaşar. En çok Özellikle Tulla Larsen’le yaşadığı çalkantılı ilişki, onun aşkı hem arzuladığı hem de korktuğu bir deneyime dönüştürür. Bağlanmak ister ama bağlanmanın kendi benliğini tehdit ettiğini hisseder. İlişkilerinde her şey yolunda giderken sürekli huzursuzluk çıkarır ve bağlanmamak için bahanelere sığınır. Tablodaki karanlık, romantik bir loşluk değildir; daha çok içsel bir geceyi andırır. Figürlerin bedenleri seçilir ama yüzleri tek bir form hâline gelir. Kim kime yaslanıyor, kim kimi tutuyor belli değildir. Bu belirsizlik, tutkunun eşitliğini değil, kimliğin eriyişini anlatır. Munch’un dünyasında aşk çoğu zaman bir tür istiladır. Sevilen kişi, zihne yerleşir; düşünceleri, korkuları, arzuları kaplar. Tıpkı Frida’nın alnındaki Diego gibi, (bu tabloyu da çok severim) Munch’un kadın figürleri de zihinsel bir gölgeye dönüşür. Ancak Munch bunu sembolik bir portreyle değil, fiziksel bir silinmeyle anlatır.


Tablo anlatmak ne kadar uzun sürüyormuş en az 10 tablo sıralarım diye düşünürken içimden bir sanat eleştirmeni çıkacağını bilmiyordum. Sanırım sanat üzerine daha çok yazmam gerekiyor.














 
 
 

2 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Frida
12 Şub
5 üzerinden 5 yıldız

Diego ve ben tablosu 👍

Beğen

Necati Behçetgil
12 Şub
5 üzerinden 5 yıldız

Adamın sevdiği tablolar var ya :) bana en sevdiğim yemeği sorsan cevap veremem :)

Beğen

Contact Me

For any questions you have, you can reach me here:

Judith Sanders, Psy.D.

500 Terry Francine Street San
Francisco, CA 94158

 

123-456-7890

  • Black Facebook Icon
  • Black LinkedIn Icon
  • Black Twitter Icon

Thanks for submitting!

© 2035 by Modern Mindful Therapy. Powered and secured by Wix

bottom of page