Sağlıksız Denge
- Can Aygen
- 8 Şub
- 2 dakikada okunur
Başlangıçta her şey fazlasıyla netti. Düşüncelerim sanki uzun süredir bekledikleri bir masaya nihayet oturmuş gibiydi; acele etmiyor, birbirlerinin sözünü kesmiyorlardı. İnsanlar bu durumu “kendini tanımak” diye adlandırıyor. Ben de öyle sandım. Çünkü artık hiçbir duygum sürpriz yapmıyordu. Ne zaman üzüleceğimi, neye öfkeleneceğimi, hangi anlarda susacağımı önceden biliyordum. Bu öngörü hâli, dışarıdan bakıldığında bilgelik gibi duruyor olmalıydı.
Eskiden karmaşa vardı. Ama onu bir kusur olarak hatırlamıyorum. Daha çok, aynı anda konuşan çok sayıda iç sesin yarattığı bir uğultuydu. Şimdi o uğultu yok. Sessizlik var. Ve sessizlik, insanın başına gelen en yanlış anlaşılabilir şeylerden biri. Çoğu kişi onu huzurla karıştırır. Beni tanıyanlar sakinliğimi övdü. Tepki vermeyişimi olgunluk sandılar. Oysa ben sadece, bir düşüncenin nereye kadar gidebileceğini çok iyi biliyorum artık. Çünkü daha önce hepsinin sonuna kadar gittim. Bazıları geri dönmedi. Geri dönenlerse yol boyunca pek çok şeyi kaybetti.
Zihnimde hâlâ düzen var. Hatta belki hiç olmadığı kadar. Her şey yerli yerinde, her anlama bir çerçeve, her duyguya makul bir neden bulabiliyorum. İnsanları incitmemek için kelimelerimi tartıyorum, kendimi incitmemek için hislerimi. Dışarıdan bakınca bu bir denge gibi duruyor. Ama dengenin her zaman sağlıklı bir şey olmadığını, kimse söylemez. Bazen bir cümlenin ortasında durup düşüncelerimi kontrol ediyorum: Bu fikir gerçekten bana mı ait, yoksa sadece artık güvenli olduğu için mi burada? Kendime bu soruyu sormayı öğrendim. Öğrenmek diyorum, çünkü bu bir doğuştan yetenek değildi. Bir zamanlar sorular beni ele geçirirdi; şimdi ben soruları tutuyorum. Çok sıkı tutuyorum.
Geçmişten söz etmeyi sevmiyorum. Çünkü insanlar ayrıntı ister. Ne zaman başladı, nasıl fark ettin, kim gördü? Oysa bazı şeyler başlar gibi olmaz. Sadece yayılır. Ve insan, yayılmanın ortasında bunu “yoğunluk” sanır. Üretkenlik, hassasiyet, derinlik… Hepsi kulağa ne kadar da güzel geliyor. Kim böyle kelimelerle kendini anlatmak istemez ki?
Bugün kendime güveniyorum. Bu güven, kendimi kaybetmeyeceğimden emin olmaktan geliyor. Eskisi gibi dağılmam. Eskisi gibi sınırları aşmam. Düşüncelerim artık tehlikeli değil. Bu cümleyi kurabiliyor olmam bile, ne kadar yol aldığımın kanıtı sayılabilir. İnsan zihninin kendi kendine verdiği en ikna edici referanslardan biridir bu. Ama bazen, gecenin çok geç bir saatinde, her şey fazlasıyla düzgünken, içimde belirsiz bir ürperti oluyor. Ne korku ne de özlem. Daha çok, büyük bir fırtınadan sonra denizin fazla sakinleşmesi gibi. İşte o anlarda fark ediyorum: Bu berraklık bir zirve değil, bir çıkış kapısı.
Ben karmaşadan kurtulmadım. Onun içinden sağ çıktım. Ve hayatta kalmış her şey gibi, artık daha az parlıyorum. Daha az taşıyorum. Daha az risk alıyorum. İnsanlar buna “iyileşme” diyor. Ben de itiraz etmiyorum. Çünkü bazı gerçekler, ancak böyle sessizce kabul edilirse insanı yeniden parçalamaz.



Yorumlar