top of page

MonoDialog

  • Yazarın fotoğrafı: Can Aygen
    Can Aygen
  • 26 Şub
  • 4 dakikada okunur

“Senin bana olan davranışlarını dışarıdaki hayat mı belirliyor?” diye sordu adam.

 

Soru basit görünüyordu ama içinde biriken haftaların, belki ayların tortusu vardı. Ses tonu yükselmemişti; bilakis sakinliğin içine saklanmış bir kırgınlık taşıyordu. İnsan bazen bağırmaz, çünkü bağırmak hâlâ umut içerir. O ise artık yorulmuş bir berraklıkla soruyordu.

 

Kadın, çantasını masaya bıraktı. Omuzları düşüktü ama sesi sertti.

“İşlerimin yoğun olduğunu biliyorsun,” dedi öfkeli bir savunmayla. “Her gün neyle uğraştığımı görüyorsun.”

 

“Evet,” dedi adam. “Yoğun olduğunu biliyorum. Ama bana dokunacak, elimi tutacak bir saniyen bile olmadığını da görüyorum. Burada istenmediğimi hissettiğim hâlde sana destek olmaya çalışıyorum. Yanında duruyorum. Ama sen yanımda değilsin.”

 

Kadın gözlerini kaçırdı.

“Abartıyorsun,” dedi. “Çok yorgunum. Eve geldiğimde konuşacak hâlim kalmıyor.”

 

Adam başını salladı.

“Yorgunluk yeni bir şey değil. Üç gün önce de yoğundun. Geçen hafta da öyleydin. Ama o zaman yüzünde bir sıcaklık vardı. Sesinde bir yumuşama. Elimi tuttuğunda gerçekten oradaydın. Şimdi yok. Neden? Ne değişti? İçinde, davranışlarını tutarlılık içinde taşıyabilecek bir omurga yok mu? Yoksa o anki ruh hâlin, o anki arzuların, belki de sadece libido seviyen mi belirliyor bana nasıl davranacağını?”

 

Bu söz kadının canını acıttı.

“Bunu nasıl söylersin?” dedi. “Her şeyi bu kadar basite indirgemek haksızlık.”

 

“Haksızlık mı?” diye sordu adam. “Davranışların bu kadar dengesizken duygularından nasıl emin olabilirim ki? Bir gün sıcak, bir gün buz. Bir gün sarılmak isteyen, ertesi gün dokunmaktan kaçınan. O zaman duygular da mı dalgalı? Onlar da mı bir gün var bir gün yok?”

 

Kadın bir an sustu. Sonra sesi daha alçak çıktı.

“Çok yorgunsun,” dedi. “Hiç konuşmuyorsun. Ne yapayım? Sen bana sarılsaydın.”

 

Adam acı bir gülümsemeyle cevap verdi.

“Sarıldım. Hem de defalarca. ‘Her şey geçecek’ dedim. Ama bir saniye daha fazla kalmak istemeyen bedenini hissettim. Omuzların benden uzak duruyordu. Rahatlamak için içtiğin biranın kokusu, o aceleci kaçışınla birleşince çok netti. Sarılmak, orada kalmak demektir. Sen kalmadın.”

 

Aralarında görünmeyen bir boşluk oluştu. Aynı evin içinde iki ayrı ada gibi duruyorlardı.

 

“Nasıl bir ilişki,” dedi adam yavaşça, “hiçbir açık sorun yokken bu kadar kopmuş bir bağ gösterebilir? Büyük bir kavga yok, ihanet yok, dramatik bir kırılma yok. Ama temas yok. Özlem yok. En ufak bir davranışla bile ‘buradayım’ deme hâli yok. İnsan, yoklukla değil, eksik bırakılan varlıkla yorulur. Bir tek temasın bile özleme değmediği bir yerde ne kadar kalınabilir?”

 

"Ben bugün çift vardiya 16 saat çalıştım ama yanındayım." dedi adam. Ve senin bu haline katlanmak zorunda kalmama rağmen destek olmaya çalışıyorum.

 

Bu cümle havada asılı kaldı. “Katlanmak.” Sevginin yerine konmuş soğuk bir kelime.

 

Adamın gözleri sertleşmedi; aksine daha da yumuşadı.

“Ben de,” dedi, “bunu sessiz ve içeriden yönettiğim bir savaş olarak ilerletiyorum. Cepheleri var bu savaşın. Söylediğim en mantıklı sözlere karşı vereceğin cevapları içeren bir ‘monodialog’ bu. Yani kendi içimde yaptığım monologda aslında seninle diyalog kuruyorum. Çünkü defalarca gözlemlediğim ve her defasında kazandığım oyunlardan öğrendim artık. Haklı tepkilerime ya da en sade yorumuma karşı ne söyleyeceğini tahmin ettiğim hiçbir konuda yanılmadım şimdiye kadar. Çoğu zaman kelimesi kelimesine buluyorum. O yüzden bunu kendi içimde yaşamak bana yetiyor.”

 

Kadın bu sözleri anlamakta zorlandı.

“Yani artık benimle konuşmuyorsun, öyle mi?”

 

“Konuşuyorum,” dedi adam. “Ama içimde. Çünkü dışarıda konuşmak bir yere varmıyor. Sözcüklerim sana ulaşmıyor. Sanki aramızda görünmez bir filtre var. Ne söylesem şekil değiştiriyor, anlam kaybediyor, savunmaya çarpıp geri dönüyor.”

 

Bir an sustu, sonra devam etti:

“Terapistimin bir sözü var. Aklımdan çıkmıyor. ‘Sen kendini harika ifade eden, çok yüksek iletişim becerilerine sahip birisin,’ dedi bana. ‘Bu da şunu gösteriyor ki: Hayatının büyük kısmını kendini anlatmaya çalışarak geçirmişsin. En büyük yaraları bu alanda almışsın ve bu yüzden bu kasın çok gelişmiş.’”

 

Adam hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme acı bir farkındalığın gülümsemesiydi.

“Kas metaforunu düşündü. Gerçekten de öyle. İletişim kasım çok güçlü. Çünkü hep bir yerlere ulaşmaya çalıştım. Hep anlaşılmaya. Ama şimdi, yine iletişimin mümkün olmadığı, sözlerin yerine ulaşmadığı bir zihinle uğraşıyorum diye düşündü. Şu an ise tek fark eskisi kadar çırpınmıyor oluşuydu.

 

Kadın bu kez savunmaya geçmedi. Sadece dinledi.

 

“Ben sahip olduğum hiçbir konuda yorulmadım,” dedi adam. “Ne çalışmaktan yoruldum, ne üretmekten, ne mücadeleden. Tükenmedim. Ama sana verdiklerimi tüketiyorsun. İçimde sana ait olan o değerli duyguları azar azar eksiltiyorsun. Bu tükeniş beni hayata karşı soğutmuyor. İşime karşı, dostlarıma karşı, dünyaya karşı hâlâ canlıyım. Ama sana karşı… dediğinde cümlesini tamamlayamadı.

 

Bu cümle bir yargı değil, bir teşhisti.

 

“Sevgi bir anda bitmiyor,” diye devam etti. “Ama ilgisizlikle inceliyor. Tutarsızlıkla çatlıyor. ‘Katlanmak zorunda kaldıklarımla’ eriyor. Ben sana katlanmak istemiyorum. Yanında olmak istiyorum. Ama yanında olmak, orada istenildiğini hissetmekle mümkün.”

 

Kadın gözlerini kapadı. Belki ilk kez gerçekten düşündü.

 

Adam son kez konuştu:

“Eğer dışarıdaki hayat gerçekten seni bu kadar belirliyorsa, o zaman ben senin hayatının neresindeyim? Fırtınadan sonra uğranılan bir liman mıyım, yoksa fırtınanın bir parçası mı? Çünkü ben liman olmak istedim. Ama sen beni dalga gibi yaşıyorsun. Bir gün varım, bir gün yokum.”

 

O an odada sessizlik vardı. Ama bu sessizlik boş değildi. İçinde söylenmemiş yüzlerce cümle, ertelenmiş yüzleşmeler ve belki de ilk kez dürüstçe bakılan bir hakikat vardı.

 

Adam artık bağırmıyordu. Kadın artık sadece savunmuyordu.

 

Aralarında hâlâ bir bağ vardı belki. Ama o bağın kalınlığı, artık söyledikleri değil; söyleyemedikleri tarafından belirleniyordu.

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Contact Me

For any questions you have, you can reach me here:

Judith Sanders, Psy.D.

500 Terry Francine Street San
Francisco, CA 94158

 

123-456-7890

  • Black Facebook Icon
  • Black LinkedIn Icon
  • Black Twitter Icon

Thanks for submitting!

© 2035 by Modern Mindful Therapy. Powered and secured by Wix

bottom of page