Hiç Ses
- Can Aygen
- 7 Nis
- 4 dakikada okunur
Herkesin kendi içinde konuştuğu bir iç sesi vardır. Eğer yoksa… sanırım o kişi “hiç ses” moduna geçmiş demektir; yani sistem açık ama hoparlör kapalı gibi bir şey. Kimi zaman insanı neşelendiren, motive eden bir “şen ses” olur bu; bazen de insanın en iyi yanlarını kulağına eğilip fısıldayan "tatlı ses". Başkalarının iç dünyasında hangi seslerin yankılandığını bilemem ama benim içimde bir değil, en az iki kişi yaşıyor gibi: biri bildiğimiz iç ses… diğeri ise açık konuşayım, tam bir “piç ses”.
Bu piç ses, fırsat kollayan bir müzisyen gibi; en uygunsuz anda sahneye atlayıp olmayacak fikirleri beynimin ortasına bırakıyor. Ciddiyetin en yoğun olduğu anda bir şaka, en sakin anımda bir kaos fikri… Susturmayı denedim mi? Evet. Başarabildim mi? Hayır. Ama itiraf edeyim, eğlenceli çocuk. Öyle ki bazı fikirlerin aklıma nereden geldiğini ben bile anlayamıyorum. Sanki ben düşünmüyorum da o benim üzerimden içerik üretiyor.
Son zamanlarda bu ses, bana Körfez ülkelerini gezmemi söylüyor mesela. Ama öyle sıradan bir “git bakarsın güzel olur” önerisi değil bu. Beni resmen bilgisayar başına oturtup uçak biletlerine baktırıyor, otel fiyatlarını karşılaştırıyor, “bak ne kadar ucuz, bak ne kadar sakin” diye pazarlama sunumu yapıyor. Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan, Yemen, Umman, BAE… Liste hazır, rota çizilmiş, ben sadece “onayla” tuşuyum. Üstelik bu fikir giderek cazip hale geliyor çünkü ortalık sakin. Savaşlar, krizler, iptal olan uçuşlar… Turist sayısı azalmış. Yani benim piç sesime göre bu bir fırsat. Normal bir insanın “risk” dediğine bu ses “indirim” diyor.
Konu gezmek olunca hayatımda geri kalan her şey zaten otomatik olarak ikinci plana düşüyor. Sorumlu olduğum bir eş, sevgili ya da çocuk olmayışı, hayatıma absürt bir esneklik katıyor. İş güç? Arka plan müziği. Çünkü koskoca bir dünya var. Ve o dünyada gezilecek şehirler, tanınacak insanlar, öğrenilecek kültürler dururken ezbere yaşanan hayat, bana giderek daha çok sıkıcı bir tekrar gibi geliyor.
Toplumun bize sunduğu o klasik başarı paketini bilirsiniz: iyi okullar, iyi işler, güzel bir eş, zeki çocuklar… “Full paket mutluluk” diye satılıyor. Ama herkes için uygun mu? Değil. En azından benim için olmadığını artık açıkça söyleyebilirim. O seçeneklerin bazılarını denedim. Ama hiçbiri içimde “işte bu” hissini yaratmadı. Ben de kendi seçeneklerimi yazmaya başladım. Belki yanlış, belki saçma… ama en azından bana ait.
Çünkü benim için unvanlar, maaşlar, kartvizitler… bunların hepsi sadece geçici araçlar. Asıl amacımın ne olduğunu tam olarak biliyor muyum? Hayır. Ama aradığımı biliyorum. Ve o arayış, bana bütün bu düzenli hayatın sunduğu güvenli konfordan daha gerçek geliyor.
Mesela iş çıkışı yorgun argın metroda giderken, bir anda iniyorum. Evet, gerçekten. Diyelim ki 20 duraklık yolum var. 7. durakta “sigara molası” bahanesiyle iniyorum. Kozyatağı mesela… herhangi bir çıkıştan çıkıp yürümeye başlıyorum. O anın içinde o kadar haklıyım ki. Sonra bir bakıyorum… bu neydi şimdi? Ama kendime yüklenmiyorum. İç sesim devreye giriyor: “O an bunu istedin ve yaptın. Olur böyle şeyler.” diyor. Ve ben de sakince geri dönüp metroya biniyorum. Karttan daha az para kesilmesi ise hayatın bana verdiği küçük bir “aferin” gibi.
Aç kaldığımda ise işler biraz karışıyor. İç ses susuyor, sahne tamamen piç sese kalıyor. Ve o beni genelde dünyanın bambaşka köşelerinde, daha önce adını bile duymadığım yemeklerle tanıştırıyor. Bir keresinde Uzak Doğu’da bir gece pazarında uzun bir kuyruğa girdim. Mantık basit: “Bu kadar insan bekliyorsa kesin güzeldir.” İç ses de onay verdi zaten.
Yemek geldi. Bizim sarmaya benzer bir şey. Yaprağı açtım… pirinç var gibi, bir de fasulye sandığım bir şey. İlk lokmayı aldım. “Fena değil” dedim. Sonra o “fasulyelerden” birini biraz daha dikkatli inceledim… ve anladım ki o fasulye değil. O, pişerken kamburlaşmış bir böcekti. O an yaşadığım farkındalık… tarif edilemez. Gülmeye başladım. Öyle böyle değil. Elimdeki yemeği çöpe atarken hâlâ gülüyordum. Muhtemelen insanlar da bana bakıp “bu turistler de çok tuhaf” diyordu. Haklılar.
Ama işin ilginç tarafı şu: o an bile pişman değildim. Çünkü o deneyim bana aitti. Komikti, saçmaydı, mide bulandırıcıydı belki ama gerçekti.
Bu sesler sadece küçük kararlar almıyor. Hayatımın yönünü değiştirecek şeyler de söylüyorlar. Bir anda başka bir ülkeye taşınma fikri… ya da 38 yaşında üniversite sınavına girip bambaşka bir bölüm okumak… Mantıklı mı? Hayır. Ama yaptım.
Hayatımın büyük kısmı denizle geçti. Kaptanlık, marina, denizcilik fakültesinde öğretim görevliliği, tersanede gemi yapımı… Hayatım tuz kokuyordu resmen. Ve ben bir gün çıkıp “tıbbi görüntüleme okuyacağım” dedim. Alakasız mı? Evet. Ama süreç… inanılmaz keyifliydi.
Çünkü ben sanırım sonucu değil, süreci seviyorum. Hatalarım dahil.
Elbette keşke dediğim insanlar var. Hayatımda hiç olmamış olmasını dileyeceğim kişiler… Ama “keşke gitmeseydim” dediğim bir yer yok. Öğrenmek için haftalarımı verdiğim diller… birkaç parça çalabilmek için uğraştığım enstrümanlar… yaptığım resimler… Hiçbiri için “zaman kaybı” demedim.
Çünkü o an ben vardım. Ve içimdeki sesler de.
Ve biz birlikte karar verdik.
Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, her şey aslında olması gerektiği gibi olmuş. Kaotik, düzensiz, bazen saçma… ama bana ait.
Şu sıralar hayat biraz bekleme odası gibi. Sanki bir perdenin kapanmasını izliyorum. Arada sıkışmış, zamanın akışını kaybetmiş gibi hissettiğim anlar oluyor. Geceyle gündüz birbirine karışıyor bazen. İçimde hafif bir sızı… ama garip bir şekilde umut da var.
Çünkü o piç ses bile bu konuda ciddi.
Ve diyor ki: “Dur bakalım… daha oyun bitmedi.”
Ben de ona inanıyorum.



Yorumlar