top of page

Flight 508

  • Yazarın fotoğrafı: Can Aygen
    Can Aygen
  • 29 Oca
  • 3 dakikada okunur

Gökyüzü büyük bir gürültüyle yarılıp altındaki koltukla birlikte boşluğa savrulduğunda, 17 yaşındaki bir kızın zihni gerçekliği reddetmişti. Bulutların arasından, saniyeler süren o sonsuz düşüşün sonunda kendini Amazon’un devasa, yeşil ve nemli karanlığında bulduğunda artık dünyadaki tek insan oymuş gibi hissediyordu. Çevresindeki uğultulu orman sessizliği, aslında 91 kişinin, Flight 508 ile yok oluşunun sessizliğiydi.

Uyandığında hissettiği ilk şey, yalnızca bedensel acı değil, ruhuna çöken o ağır yalnızlıktı. Yanında ne annesi vardı ne de tutunabileceği bir el. Ancak zihninin bir köşesinde, babasının yıllarca kulağına fısıldadığı o rasyonel bilgiler, travmanın yarattığı sisi dağıtmaya başladı. "Suyu takip et," diyordu babasının sesi hayallerinde. "Su seni hayata götürür." Bu bilgi, onun için sadece bir yön bulma yöntemi değil, parçalanmış ruhunu bir arada tutan tek bağdı.

Günlerce süren o ıssız yürüyüşte, vücudundaki yaralarla değil, zihnindeki teslim olma arzusuyla savaştı. Nehir kenarında yürürken gördüğü her gölge, duyduğu her hışırtı ona ölümü hatırlatırken, o hayatta kalmanın bir tercih olduğunu keşfetti. Kolundaki yaraya kurtçuklar dolduğunda bile dehşete kapılıp pes etmek yerine, bir bilim insanının soğukkanlılığıyla acısını bir kenara itip hayata tutunmaya devam etti. Duyguları donmuştu; sadece bir sonraki adımı atmaya odaklanmıştı. Çünkü bir adım daha atmazsa, zihninin içindeki o derin karanlığın onu yutacağını biliyordu.

İlk gün, bir rüyanın içinde uyanmak gibiydi ama bu rüya kemik sızlatan bir ağrıyla başlıyordu. Tek gözü şişmiş, görüşü bulanıklaşmıştı. Yanındaki koltukta annesini aradı, ismini haykırmak istedi ama sesi ormanın nemli havasında asılı kaldı. O an, evrenin ne kadar büyük ve kendisinin ne kadar küçük olduğunu ilk kez bu kadar çıplak bir şekilde fark etti. Şoku bastıran şey, babasından miras kalan o rasyonel sesti: "Hayatta kalmak istiyorsan hareket etmelisin."

İkinci ve üçüncü günler, zaman algısının yitirildiği anlardı. Çevresindeki orman, bir hapishane kadar dar ama bir okyanus kadar uçsuz bucaksız görünüyordu. Gözlüğünü kaybetmişti, dünya onun için flu bir yeşillikten ibaretti. Sadece tek bir ayakkabısıyla, köprücük kemiğinin acısını her nefeste duyarak yürümeye başladı. Açlık henüz bir sızıydı ama susuzluk bir cellat gibi boğazına yapışmıştı. Küçük bir su sızıntısı bulduğunda, o bulanık suyun hayatın ta kendisi olduğunu anladı. Babasının o unutulmaz öğüdü zihninde yankılanıyordu: "Suyu takip et, nehir seni insanlara götürür."

Dördüncü ve beşinci günlerde, psikolojik direnci kırılmaya başladı. Orman artık sadece bir doğa parçası değil, geceleri devasa bir canavara dönüşen bir gölge krallığıydı. Akreplerin, yılanların ve adını bilmediği vahşi hayvanların çığlıkları arasında uyumaya çalışırken, aslında uyanık kalmak için savaşıyordu. En küçük bir böcek sesinde bile irkiliyor, ancak her sabah güneşin yapraklar arasından süzülen ilk ışığıyla kendine yeni bir söz veriyordu: "Bugün ölmeyeceğim."

Altıncı günden sekizinci güne kadar, fiziksel acı yerini hissizliğe bıraktı. Sağ kolundaki yaraya yerleşen larvalar, etini canlı canlı yerken o sadece izliyordu. Bu, bir insanın kendi bedenine yabancılaştığı o en uç noktaydı. Artık sadece bir beden değil, hayatta kalmaya programlanmış bir iradeydi. Nehrin kıyısında yürürken gördüğü timsahlar bile ona birer düşman gibi değil, bu vahşi düzenin birer parçası gibi görünmeye başlamıştı. Yalnızlık, bir noktadan sonra bir kabuk gibi onu sardı; artık korkmuyor, sadece ilerliyordu.

Dokuzuncu ve onuncu gün, umudun en ince olduğu, hayalle gerçeğin birbirine karıştığı anlardı. Açlıktan halüsinasyonlar görüyor, annesinin sesini ağaçların hışırtısında duyuyordu. Bedeni artık onu taşımıyordu, nehrin sığ sularında sürüklenerek, bazen yüzerek ilerliyordu. Zihni sürekli bir pazarlık içindeydi; bir yanına "dur ve dinlen" diyor, diğer yanı "durursan asla kalkamazsın" diye fısıldıyordu. O, her defasında kalkmayı seçti.

On birinci günün sabahında, ağaçların arasında insan eliyle yapılmış bir yapı gördüğünde bunun bir hayal olduğuna emindi. Küçük bir kulübe ve bir motorlu tekne... Kulübenin içinde bulduğu yakıtı, kolundaki yaraya döktüğünde hissettiği o yakıcı acı, ona hayatta olduğunu kanıtlayan en gerçek şeydi. O gece, bir çatı altında ama hala yalnızken, hayatının en uzun uykusuna dalmadan önce son bir kez yıldızlara baktı. Ertesi gün onu bulan odun işçileri, karşılarında bir insan değil, ormanın bağrından sökülüp gelmiş bir mucize gördüler.

Juliane o gün nehirden çıktığında, sadece 91 yolcunun yasını tutan genç bir kız değil, ölümün kıyısından kendi iradesiyle dönmüş, ruhu çelikten bir kadındı.


Juliane Koepcke gerçek hikayesini anlatan “Wings of hope” belgeseli.

 
 
 

2 Yorum

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
Hope
03 Şub
5 üzerinden 5 yıldız

Hemen belgeseli açıyorum:)

Beğen

Kardeşinn
29 Oca
5 üzerinden 5 yıldız

İzlemiştim bu belgeseli ama güzel bir anlatım olmuş👍

Beğen

Contact Me

For any questions you have, you can reach me here:

Judith Sanders, Psy.D.

500 Terry Francine Street San
Francisco, CA 94158

 

123-456-7890

  • Black Facebook Icon
  • Black LinkedIn Icon
  • Black Twitter Icon

Thanks for submitting!

© 2035 by Modern Mindful Therapy. Powered and secured by Wix

bottom of page